Taner Timur - ESKİ BİR GÜLEN’cinin TESPİTLERİ, İTİRAFLARI ve İHBARLARI

30.06.2017 06:30



 Prof. Dr. Taner Timur

Bir ibret Vesikası:

ESKİ BİR GÜLEN’cinin TESPİTLERİ, İTİRAFLARI ve İHBARLARI

“CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, FETÖ’nün plan, proje ve algı operasyonlarına aleni destek veriyor. Buna ‘adalet’ yürüyüşü de dâhil”.

Bu sözler Hüseyin Gülerce’ye ait; dünkü köşe yazısından (Star, 29 Haziran) alıntı.. Tanıtmaya gerek yok, uzun yıllar “Hocaefendi”ye hizmet etmiş, onun “sağ kolu” olmuş ünlü gazeteci! Şimdi de muhbirlik yapıyor. Hatta -gösterdiği hedeflere bakılırsa- müfterilik de! Üstelik gazete köşeleri de yetmemiş, bu konuda bir de kitap yayınladı: “FETÖ: Gizli Krallığın Sonu” (Motto, 2017). “Eser”inde Cemaat’e hizmetlerini değil, Cemaat’in ihanetlerini anlatıyor. 7 Şubat MİT baskını; 17-25 Aralık darbesi; Gezi hareketi; 15 Temmuz kalkışması.. Sırayla.. Artık gündeminde bunlar var; kısaca FETÖ’nün içyüzü.

***

Peki ya kendisinin FETÖ’ye hizmetleri?.. Onları şimdilik anlatmıyor. “Belki ilerde Hizmet yıllarımı, yaşadıklarımı geniş şekilde anlatma fırsatı olur” diyor. (s. 24). Bana kalırsa artık anlatmasa da olur; zaten bu kitaptan sonra onları kimsenin merak edeceğini de sanmıyorum.

***

Kolay değil, 1980-2014, otuz dört yıllık hizmet! “Ben Hizmet başlangıcımı 1980 Haziran’ında, Yalova’da Hayriye Hanım Camii’nin altındaki Akyaka Vakfı’nın şubesinde Fethullah Gülen’i ilk gördüğüm gün kabul ediyorum” diyor. (s.22). Demek ki daha ilk karşılaşmada elektrik geçmiş! Sonra sadakat ve hizmetler.

Peki ya ilk kuşkular?

İlk kuşkular da 32 yıl sonra MİT Müsteşarı Hakan Fidan “ifade vermeye” çağrılınca başlamış. “Benim Hizmet dünyamdaki ilk kırılma 7 Şubat (2012) MİT krizinde oldu” diyor yazarımız. Sonra ihanetler birbirini izliyor; kuşku kanaate dönüşüyor ve sonunda da “Gülen Cemaati’nin kamuoyundaki görünen yüzü” olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan istifa ederek parantezi kapıyor: Tarih, 29 Ağustos 2014. Yani “17 Aralık darbesi”nden sekiz ay geçmiş; bu arada Başbakan “inlerine gireceğiz!” nutukları çekiyor ve FETÖ’cü takibatı da hızla devam ediyor.. Belli ki “kuşku dönemi” hayli sürmüş! Hatta Vakıf’tan istifa ettikten sonra bile Pensilvanya’ya davet ediliyor ve.. Hocaefendi “bana kendi haklılığını anlatacak” diye gitmiyor.

***

Bir “dava adamı” ve 34 yıllık parantez! Bu arada her yıl Pensilvanya’ya iki üç kez ziyaret ve tam bir sadakat! Öyle ki son yıllarda kuşkular başlamış olsa bile, Gülen, Gülerce’ye inanmaya devam ediyor; en azından tüm umutlarını yitirmiyor! “Gülen dürüstlüğüme ve samimiyetime hep kefil oldu” diyor yazar. (s. 24). Ne var ki tersi doğru değil ve Gülerce sonunda Hocaefendi’nin ne menem bir “Hain” olduğunu anlıyor!

***

Sonradan yaptığı analize göre, Gülerce, ihanetin başlangıcını 1999’da Gülen’in ABD’ye yerleşmesi olarak saptamış ve “böylece, diyor, Anadolu insanına ait görünen, öyle bilinen bir hareket, küresel bir projenin parçası haline geldi” (s. 223). Bunun “en kuvvetli delili” de “Haziran 2008’de Gülen’in ABD’de Yeşil Kart alması için kendisine kefil olanların listesidir”!

Gerçekten de kimler yok ki o listede? Eski ABD Ankara elçileri, CİA ajanları, din adamları, profesörler vb.. Gülerce bunlardan en ağır basanının da eski CİA Türkiye Masası Şefi Graham E. Fuller olduğu kanısında. İyi de, bu konuda Türkiye Hükümeti’nin tavrına, hatta Dışişleri Bakanlığı’nın bir mektupla Gülen’in talebini desteklemesine ne diyeceğiz? Yazar bunları küçümser görünüyor! Yazdığına göre, o tarihlerde Erdoğan’la birlikte ABD’ye giden Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ABD Büyükelçimize bu mektubu iletmesini özel olarak rica etmiş.. O sırada görevde bulunan Faruk Loğoğlu’nun bu konuda “hafızasında kalanlar” da şunlarmış: Gülen “iyi bir din adamı, hayatını eğitime adayan bir insan ve muteber bir kişilik”. (s. 228). Anlaşıldı; burada da hedefte Gül varmış gibi görünüyor!

***

Kitap hakkında daha fazla ayrıntıya girecek değilim. Gülerce’nin yazdıkları da zaten her gün gazetelerde yüzlerce kez okuduğumuz şeyler. Beni bu satırları yazmaya sevk eden şey elbette ki hayatımda hiçbir zaman sempati duymamış olduğum –aksine laik rejim için daima bir tehlike olarak gördüğüm- Gülenciliği değil, hukuku ve adaleti savunmak oldu! Gülerce bugün de hiç sıkılmadan “Adalet” için yürüyenlere saldırmış; ihbarcılık ve müfterilik yapıyor.

***

Peki Gülerce’nin “adalet” anlayışı ne? “Demokrasi”den ne anlıyor? Bari bu yazıyı da – aslında Gülerce’yi çok aşan- böyle bir sorgulama ile bitirelim!

“Türkiye’de, diyor Gülerce, demokratikleşme tarihinin en önemli kilometre taşlarından biri 12 Eylül 2010 referandumudur”. (s. 45). Hatırlıyoruz; o tarihte yapılan Anayasa değişikliği ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu hükümetin kontrolü altına giriyordu. Aslında HSYK seçimlerini Gülenci ekip kazanmış, fakat Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in ikazlarına, Erdoğan, “alnı secdeli arkadaşlar, onlardan zarar gelmez!” diyerek önem vermemişti. (s. 45) Böylece Gülenciler 22 kişilik kurulda 13 kişilik çoğunluk sağlıyorlar ve o zaman durumu kavramayan Gülerce, 2017’de, ilk ve asıl darbe HSYK’nın 2010’da ele geçirilmesidir” diye yazabiliyor! Sonrasını biliyoruz: Kafka dünyasını anımsatan ve sonunda genelkurmay başkanının bile “terörist başı” olarak tutuklanmasına varan davalar zinciri.. Ve o tarihte Gülerce Taraf gazetesine el altından “bavul dolusu” dosyalar veren Zaman gazetesinin mümtaz yazarlarından.

***

Ne var ki mesele burada bitmiyor. Ergenekon Fırtınası yıllarca sürüyor ve 2014’te bir HSYK seçimi daha yapılıyor! Bunun sonuçlarını ise Gülerce şöyle sunuyor: “Seçim sonuçları iktidarın HSYK’daki doğal üyeleri hesaplandığında hükümet HSYK’da hem 15 olan toplantı yeter sayısına, hem de 12 olan karar yeter sayısına ulaşarak önemli bir güç elde etti”. (s. 95).

Gördünüz mü şimdi? Peki bu ne oluyor? Yargının hükümetin kontrolüne girmesiyle, bu da –Gülerce’nin tanımına göre- bir yargı darbesi olmuyor mu? Elbette hayır! Gülerce tabii bunun bir “darbe” olmadığı kanısında; aksine, yargının tarafsızlaştığını, adaletin rayına oturduğunu düşünüyor. Bu düşünce ile de yüz binlerce kişinin işinden olduğu, on binlerce kamu görevlisinin (hakim, savcı, öğretim üyesi, asker, emniyetçi, öğretmen vb) tutuklandığı bir ortamda “Adalet” diye yürüyenlere öfkeleniyor; onları ihbar ediyor! Hiç sıkılmadan! Onun “adalet” anlayışı da bu!

Yine de doğrusu yararlı bir iş yapmış. Yazdığı kitap ilerde bu döneme ışık tutan ibret verici belgelerden biri olarak okunacak! Çelişki ve lapsuslarla dolu hazin bir itirafname niteliğiyle.