Süleyman Aygün - Temmuz’un 15’i

Son Güncelleme : 04 Ağustos 2017 01:08
Süleyman Aygün - Temmuz’un 15’i

Hızla kalktı yerinden beylik tabancasını ve iki şarjör yedek mermisini alıp, kızının odasına girdi ve melekler gibi uyuyan kızı Almila’yı önce kokladı sonra alnından öperek hoşçakal kızım diyebildi

Mehmet Yüzbaşı nöbeti yeni bitirmiş evine gelmişti.

İki yaşında ki kızı Almila’nın odasına uğradı. Kızı uyuyordu. Al yanağına bir öpücük koyup üstünü örttü, sessizce kapıyı çekerek çıktı odadan.

Okumaya tekrar başladığı kitabı aldı eline, 44. Sayfadan tekrar başladı Erzurum kongresinin maddelerini okuyordu yeniden.

4.Kuva-yı Milliye’yi etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır.

./...

  1. Manda ve himaye kabul olunamaz.

Kahvesinden bir yudum çekti ve geçirdi içinden ne kadarda haklı idi ulu önder Mustafa Kemal.

Bugün de aynı şartlar geçerli değil miydi? Ülke ve ordu bu mandacılar ve iç düşmanlar tarafından göz göre göre ele geçirilmiyor muydu?

İrticacıların hakların da açılan davalar gizli bir el tarafından yok edilip ordu ve ülke hızla ele geçirilmiyor muydu?

Ah! Dedi içinden…

Ne zaman görecek başımızdakiler? Ne zaman görecek Ordu’yu yöneten komutanlar?

İç geçirirken sesini eşinin duyduğunun farkına bile varmadı.

“Hayırdır! Mehmet?” dedi eşi. “Yok bir şey.” Dedi. “Düşünüyordum. Şu televizyonu açar mısın? Haber saati, haberlere bakalım.”

Televizyonu açtığı esna da üzerinden geçen uçağın sesi ile irkildi.

“Hayırdır umarım.” dedi.

Ve o esnada gördü televizyonda boğaz köprüsünü çeviren askerleri ve az sonra da mensubu olduğu ordunun ülke yönetimine el geçirdiğini ilan eden bildiriyi.

Böyle bir şey olamazdı, haberi yoktu ordu kendi halkına karşı kurşun sıkmaz kendi milletinin üzerine yürümezdi.

Hızla kalktı yerinden beylik tabancasını ve iki şarjör yedek mermisini alıp, kızının odasına girdi ve melekler gibi uyuyan kızı Almila’yı önce kokladı sonra alnından öperek hoşçakal kızım diyebildi; gözlerinden tek damla yaş uyuyan Almila’nın yanaklarında kaybolurken.

Hızla çıktı evinden beraber görev yaptığı silah arkadaşlarını aradı, çoğuna ulaşamadı.

En son komutanı aramak geldi aklına ve çevirdi numarayı;

  • Komutanım neler oluyor?
  • Nerdesin Mehmet?
  • Evden şimdi çıktım komutanım.
  • Hemen karargaha git fakat görünme. İçimize sızan hainler bizim silahımızla bizim ordumuzu ele geçirip vatanımıza ihanet içindeler. Silahın yanında mı?
  • Evet komutanım.
  • Mermin var mı?
  • Tamam karargahın arkasında  Alper astsubayla buluşun. Karargaha sızıp esir alınan komutanla arkadaşları hainlerden kurtarmaya çalışın. Biz de geliyoruz.
  • Emredersiniz komutanım.

Hızla koştu ara sokaklardan. Her tarafta milletin tankları geziyor, uçakları uçuyordu.

Telefonu çaldı.

  • Alo…
  • Komutanım benim Alper
  • Nerdesin?
  • Karargahın arkasında ki sokakta,
  • Fark ettirmeden gel bekliyorum.
  • Tamam komutanım.

Etrafa göz gezdirdi dürbününden baktı. Karargahın kapısını bir takım asker ve eli silahlı siviller tutmuşlardı. Sağa sola koşuşturuyorlardı. Çoğunu tanımıyordu.

Sivil giyimli birisi dikkatini çekti. Bir kaç defa görmüş; bu adamın ne işi var burada diye sinirlenip gitmişti.

İrticadan soruşturma geçirmiş bir ordu mensubunun yanına gelip “Kim bu?” diye sorduğunda da “hatırı sayılır bir din adamı” yanıtını almıştı. O zamandan gözü tutmamıştı bu adamı.

Şer ve ihanet bir olmuştu. Dini kullanıp taraftar toplayan hainler, ülkeyi ele geçirmeye çalışıyorlardı. İzin veremezdi buna…

Karargahı ele geçirip ağır silahların kışladan çıkmamasını sağlamalı idi. Bu belki de Mustafa Kemal’in kurduğu Milletin ordusun da  Millete ve Vatan’ına karşı son görevi idi.

Türk malı Yavuz tabancasını kılıfından çıkarıp mermiyi ağzına sürdükten sonra tekrar kılıfına koydu ve kanla suyu verilmiş bıçağının kılıfını açtı.

Karargahın önünde hareketlenmeler başlamış, din adamı sandıkları ajan bozuntusu elinde MP5 ile sağa sola talimatlar veriyor, düne kadar Türk Ordu’sunun şerefli subayı sandığı kişiler de talimatları yerine getiriyordu.

“Ah! Ulan” dedi “ah!”

Çanakkale’de, Sakarya’da destanlar yazan orduyu ne hale soktunuz ben size sormaz mıyım?

Alper gelmişti. Durumdan haber edilmiş komutanları “Biz yoldayız ağır silahların ve tankların çıkmasına canınız pahasına izin vermeyin yetişiyoruz yiğitlerim” deyip belki de son emri vermişti.

“Ne yapıyoruz komutanım?” dedi Alper,

“Sen beni koru ön taraftan sızmaya çalışıp girişi tutalım Alper” dedi komutanı.

Cebinden Almila’nın resmini çıkardı ve son defa  öptü.

Kamelyanın arkasındaki çitlerden mermi hızı ile geçerek karargah cephaneliğinin köşesine sakladı kendini.

Kafasını çıkarttı ve o alçak haini gördü,

İçeriye bağırıyordu elinde MP5 ile cephaneliği işaret ederek:

  • Cephanelik burası mı?
  • Evet

Dedi tanımadığı bir ses…

Hainler o kadar içeri sızmıştı ki cephaneliğin yerini bile ezbere biliyor, karargahın yerleşke planlarını gözü kapalı anlatıyorlardı.

Kendini köşeye gizledi,

Cephaneliğe doğru ilerlemekte olan dindar  görünümlü teröriste, “Gel bakalım hain.” dedi içinden.

Hain binanın köşesine adımını atar atmaz, sol eliyle tuttuğu kafasını mengene gibi sıkıştırarak  yıldırım gibi çıkardığı bıçağını boğazına çaldı.

 Olayları izleyen Alper gözlerinin içi gülerek “Yaşa be Komutanım!” dedi sessizce.  

Yüzbaşı Mehmet’in yanına geldi.

Yüzbaşı Mehmet eliyle işaret etti, “ben kapıya yanaşıyorum koru beni.”

Pencerenin altından eğile eğile geçip kapıya yanaştı ve silahını çıkardı, bastı tetiğe...

İçerdeki hainler şaşırmış, bir karmaşa başlamıştı. Alper koşarak geldi ve kapının diğer tarafını siper alıp içerde ki hainleri vurarak ilerlemeye başladılar.

İki kişiydiler fakat Ven Irmağı kıyısında Kür-Şad ve çerileri gibi bir ordu gibiydiler.

On beş haini öldürmüşler, ihanete kumanda edilen odaya yaklaşmışlardı.

İçerde sıkışan hainler dışardaki işbirlikçilerini uyardılar.

Alper ve Yüzbaşı Mehmet, hainleri içerden çıkartmıyor, tankları ve silahlarıyla halkın üzerine yürümelerine izin vermiyorlardı.

Dışarda acı bir fren sesleri duyuldu, Gelenler devletin bütünlüğüne kast eden hainlerdi.  Ellerinde otomatik tüfeklerle kapıya dayandılar. Aper ve Yüzbaşı Mehmet iki ateş arasında kalmışlardı.

O sırada hainlerin başı komutanı sandığı terörist içerden bağırıyordu: “Teslim ol! Yönetim bize geçti.”

Kim bunlar diye merak eden hain komutan, kafasını kapıdan çıkardı. Kaçırmadı Yüzbaşı Mehmet. Tek atışla alnından vurdu.

Emrindeki serseriler, hain komutanları ayaklarının dibine düşünce şaşırdı.

Çatışma iyice şiddetlenmişti. İki ateş arasında kalmışlardı…  

Alper’ in acı sesi duyuldu.

  • Komutanım! Vurulmuşsunuz!

Yüzbaşı Mehmet, Alper’e bakmak istedi. Başını çevirdiğinde eli silahlı çakalları gördü. Sırtından baçaklarına sızan kanı fark etti.

Bedenine hainlerin silahından çıkan üç mermi girmişti. Parlak bir ışık gözünü aldı. Önce kızı  Almila göründü gözlerine ve sonra Tanrıdağından Mustafa Kemal ile Mete.

Komutanları yetişene kadar görevini yerine getirmiş izin vermemişti hainlere…

Vatansever askerler, tanklar çıkamadan hainlerin çoğunu yok etmiş kalanını da teslim almıştı…

Sırtında üç madalya ile giderken Tanrıdağın’da yiğitler şehrine; Yüzbaşı Mehmet şehadete ermişti…

Almila zıpladı birden yerinden havaya baktı gülümsedi. Bu son veda idi. Babası gülüyordu. Almila sanki; “Biliyorum baba kimse bilmese de ben biliyorum.” diyordu.

Eşi, eline kocasının bıraktığı kitabı aldı hiç bir şeyden habersiz kapağına baktı,

Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk.

 15 Temmuz’un Bilinmeyen Gerçek kahramanlarına ithafen.

(s.a)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Etiketler: Türk askeri, 15 Temmuz destanı, 15 temmuz, başarısız darbe girişimi

Yorumlar (2) / Onay bekleyen (0)

Yorumunuz site yönetimi tarafından kontrol edildikten sonra görünecektir.

Yorum Ekle

tc ozlem aydogan

04 Ağustos 2017 14:14
Yuregine saglik

Levent Giray

04 Ağustos 2017 11:07
Kalemine yüreğine sağlık kardeşim.