DİCLE KÖY ENSTİTÜSÜ!

15.04.2018 22:26

Prof. Dr. Özer Ozankaya



İlkokul öğrenimimin son iki yılı, kalıcı değerinin ayırdına çok sonraki yıllarda vardığım Dicle Köy Enstitüsü’nün serptiği ışıklar eşliğinde geçti.

Gezici başöğretmen olan babam, köylüleri kızlarını bu okula göndermeye özendirmeği de düşünerek, iki ablamı Dicle Köy Enstitüsüne göndermişti.

Çermiğin bir köyündeyken, yaz ayında kendi yaptığım sözde oyuncak tüfeğin fişeğini ateşlediğimde, kendisiyle birlikte sağ bileğim de parçalanmıştı. Köylüler hiçbir şey yapamayıp seyrederken –annem korkudan baygın- kan kaybından ölmediysem, o sırada tatil için köyde bulunan Dicle Köy Enstitüsü öğrencisi İsmail’in gelip soğukkanlı biçimde kolumu üst kısmından sıkıca bağlamasına, yukarı doğru tutmamı ve hemen ilçe merkezine gitmemi sağlamasına borçluyum.

Ablalarım, tatil için eve gelirken ders kitaplarını da getiriyorlardı.

Bu kitaplardan “Türkçe Okuma Parçaları” başlığını taşıyanı, bana Türk halk ozanlarını sevdirdi. Onların güzelim Türkçeleriyle güldürü-eleştiri nitelikli deyişleri özgür düşünüşle de tanıştırıyordu beni. Örneğin Âşık Dertli’nin şu dizleri, 10 yaşımdan bu yana belleğimde yer etmiştir:

“Telli sazdır bunun adı – Ne âyet dinler, ne kadı – Bunu çalan anlar kendi – Şeytan bunun neresinde?

“Abdest alsan aldın demez – Namaz kılsan kıldın demez - Kadı gibi haram yemez - Şeytan bunun neresinde?

“İçinde mi, dışında mı – Burgusunun başında mı – Göğsünün nakışında mı - Şeytan bunun neresinde?

“Edirne’den gelir teli – Ardıç ağacından kolu – Ey Allahın sersem kulu - Şeytan bunun neresinde?

Ablalarımın düzgün okul giysileri, mandolin çalmaları, güzel okul marş ve şarkıları, halk türküleri söylemeleri, zeybek oynamaları, yabancı dil öğrenmekte olmaları, … bana coşku, sevinç duyguları veriyordu.

Öğrencilerinin işlettiği elektrik santrali ile, koca ova içinde yüksekçe yerlerdeki yerleşim yerlerinden ışıl ışıl aydınlandığı görülen tek yer olan Dicle Köy Enstitüsü, her ulusal bayramda yakınında bulunduğu Ergani ilçesinin yaşamına coşku katar, ülkemizin her yöresinin halk türkü ve danslarını sergileyerek tüm Türkiye’yi orada bütünleştirirdi.

Babam, küçük ablama düğünlerde sık sık Harman Dalı zeybeğini oynatırdı.

Ergani halkı ilk kez tiyatro oyununu Dicle Köy Enstitüsü’nde seyretti. “Harputta bir Amerikalı” oyununu sergileyen o öğrencilerden Mardin’in Savur köyünden olan ve ablalarımın “Talat ağabey” diye adlandırdığı delikanlının rolünü ne içten bir coşku ve ne doğal bir yatkınlıkla oynadığını bugüne değin hep tatlı duygularla anımsarım. Babamın meslektaşı Nasrullah Başöğretmenin yeğeni Hamdi Turan’ın keman çalışı bizi hep etkilerdi.

Sonradan eniştem olan ve Gazi Eğitim’de yüksek matematik öğrenimi görecek olan Kemal Alp, Dicle Köy Enstitüsü son sınıf öğrencisi iken bize Emanuel Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi kitabıyla gelmişti! Lise yıllarımda cebir ve geometri derslerimi severek öğrenmemde Kemal Ağabey’in payı çoktu. Öteki eniştem Musa Alp, ilk okul öğretmenlerinin sendikalaşma hareketinde etkin yer aldı.

Ergani İlkokulu’nun ek derslik gereksinimini karşılamak üzere çalışan dıvar ustası, Dicle Köy Enstitüsü’nün son sınıf öğrencisi idi ve aynı zamanda Türkiye 100 Metre koşu ikincisi idi! –ne yazık ki adını anımsamıyorum-.

Sonradan Köy Enstitüleri Neydi ve Kekik Kokulu Yıllar adlı yapıtlarla Atatürk Devriminin bu yüksek eğitim atılımını anlatan Dicle Köy Enstitüsü Müdürü, seçkin eğitimci Nazif Evren, yeni açılan ortaokulda da bize Fransızca dersi vermişti.

Dicle Köy Enstitüsü’nün doktoru Sunullah Bey, antibiyotik iğneleriyle, babam da içinde olmak üzere birçok kişiyi ağır hastalıklarından sağaltmıştı.

Ergani halkı, ilçede ilk kez bir sinema filmini, Dicle Köy Enstitüsü Müdürünün jipinin motoruyla çalışan projektör aracılığıyla ve Ergani Halkevi’nde seyrediyordu. Ama artık yıl 1950 idi ve Demokrat Partili, Ergani’nin kaçakçılık, uyuşurucu kullanımı vb. ârsızlıklarıyla bilinen bir ailenin 16 yaşındaki çocuğu eliyle projektörün kablosu kestiriliyor, sinema gösterimi engellenmek isteniyordu. Ama kamu yöneticileri henüz Atatürk Cumhuriyeti karşıtı değillerdi ve ilkokulumuzun Başöğretmeni bu delikanlıya yüreklice bir Cumhuriyet Tokatı aşketmiş, kablo onartılmış ve sinema gösterisi tamamlatılmıştı. Ancak aynı uğursuz aile, öç almak üzere, okul müdürünü değil, ama Nevşehir’den gelen, okulumuzda müze kuran, on parmağında on hüner Sait öğretmenimizin kafasını, gözünü yardırmaktan geri durmamıştı!

O tarihlerden başlayarak da, ilkokul öğrencisi olmama karşın, babam, meslektaşı öteki öğretmenler, sonradan eniştem olan ve hafta sonlarında ilçe merkezine gelen genç Köy Enstitülüler arasındaki konuşmalardan, bu kurumların rahat bırakılmadığını seziyorduk.

Bir gün, Demokrat Parti yönetiminin Köy Enstitülerinde karma eğitime son verdiğini, ablalarımın da ancak Balıkesir’deki Savaştepe Köy Enstitüsü’nde öğrenimlerini sürdürebileceğini öğrendim. Ailem o zaman tek seçenek olan demiryolu ulaşımını yeterli bulmamış olmalı ki, ablalarımın Köy Enstitüsündeki öğrenimi sona erdi.

1946’lara değin Köy Enstitüleri de içinde olmak üzere, tüm insanlığa özgürlük, ulusal bağımsızlık, barış ve gönenç sağlayacak değerde bir uygarlık tasarımı olan Atatürk Cumhuriyeti doruklarına yükselmişken, o tarihten başlayıp “hiç eğitim almamanın Türk ulusu için en hayırlı durum olduğunu” söyleyen “üniversite rektörleri” çukuruna dek varan aralıksız ulusal yıkımlara sürüklenmemizin baş sorumluları, Atatürk Devrimlerinin tümünde hem bakan, hem başbakan, hem milletvekili olarak imzaları bulunmasına karşın, daha sonra iktidar olmak uğruna, sömürgeci Batı’nın da “beğenisini” alacak biçimde, Said-i Nursi’lerin elini öpüp oy devşirme sürecini başlatan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve ardılları ve bir bölümü CHP içinde de yer almayı sürdürebilen aynı türden inançsız, bencil siyaset insanları olmuştur.

Ama Türk devrimi bir bütün olarak ulusal kurtuluşumuzun tek çözüm yolu olmakta süregeldiği gibi, Köy enstitüleri de, bugün çoğunluğu kentlere göçmek zorunluğunda bırakılmış olan köyler halkımıza aynı eğitim ilkeleriyle KENT ENSTİTÜLERİ olarak hizmet verecek işlevsel değerlerini korumaktadır, kanısındayım.