VUR TEKMEYİ KÖPEĞE

17 Eylül 2017 12:05
VUR TEKMEYİ KÖPEĞE

Övgün Ahmet ERCAN, Öykücü Yazar

Ormanın yanıbaşında, asfalt yolun sağ yanında, kıçı üzerine oturmuş, güçsüz, titreyen ayakları önde, kulaklarını öne, gözlerinin yanına düşürmüş, göz kapakları yarıya dek inmiş, gözleri ağlamaklı, üzgün mü üzgün bir alacalı köpek. Gözleriyle yanından hızla gelip geçen araçlara kımıldamadan, umutla bakıyor, sanki okyanus ortasında karayı görme umuduyla ufuğa bakan kaptan gibi.

Belli ki aç, uzun süredir yemek yememiş, gövdesi kum saati gibi ip ince kalmış, Gaziantep kızarmış içli köftesi gibi koca göbekli sürücüler onlara kayıtsızca bakıp geçerken.

-Acaba bana yemek getireniniz var mı?

Diye umutla bakıyor.

Onu öyle görünce içime bir hançer sokuldu sanki. Yaşamımda böyle bir acıya az tanık oldum.

Alt tarafı bir köpek değil işte!

O bir canlı.

Sen gibi, ben gibi, yaşam arkadaşımız bizim.

Nerden bileydim, Pendik, Ballıca Ormanlarına, köpeklerin bırakıldığını?

Genç meşe ormanları; boyları 7 ile 10 metre, sıkça dikilmiş, ince uzun, karamsı yeşil, dalgalı yapraklar altına güneş inmiyor. Yıllar boyu kuruyan, bozarmış yapraklar bir yandan çürümüş topraklaşırken genç kurular yatak gibi yumuşak. İçine girince bir çürük ile orman kokusu geliyor buruna. Sık ormanlar içinde, amaçsız olarak dolanan, yatan, çelimsiz yüzlerce yılgıya bırakılmış köpek; boz, ak, koca tüylü, kara, alacalı, kızıl, kısa ayak uzun gövdeli, uzun ayak kısa gövdeli, av köpeği, çoban köpeği, yoz sokak köpeği, süs köpeği, genç, yaşlı, kimisi tüylerini de dökmüş çırılçıplak.

Tümü de yılgın, başları önde, yavaş yavaş adım atıyorlar. İki yürüyüp, başlarını yavaşça, umarsızca sağa sola döndürüp çaresizce bakıyorlar. Sonra başlarını eğip, bir adım daha atıyorlar. Ayakları ip ince kalmış, pençeleri cılız. Ne koşan var, ne oynayan, ne güreşen, ne dişinin arkasına çıkıp sevişen, ne de gelen geçenlere üren ya da köpen, havlayan. Artık eski beslengin günlerdeki ürgünlükleri, yılmazlıkları, özgüvenleri, coşkuları gitmiş, tükenmiş, üzerlerinde ağır bezginlik var. Bellerinin ortası çökmüş, kulaklar yanlara düşmüş, gelecekten umutları tümüyle kesilmiş, derin bir yalnızlık içindeler. Kimisi umutsuzca, yakan güneşin altında, yolun kıyısında, çember biçimimde, başını ayaklar arasına almış, kimisi yan gelip, ayaklarını göğsüne doğru çekip yatmış, uyuklamaya çalışan, eski; mutlu, güzel günlerin düşüyle oyalanan onlarca köpek. Araçlar yanlarından vız vız geçiyorlar, gözlerini bile açıp bakmıyorlar. Kimisi de tam yolun ortasına yatmış uzanmış, belki bir araç üzerimden ezer geçer de bu yıldırıcı yaşamdan kurtulup giderim diye. Yüz metre ilerde amacına ulaşmış bir koca köpeğin, ezilen tüylü derisi yol ile bir düzlem olmuş, akan kanı asfaltın karası içinde yunmuş gitmiş, ne kafa kalmış, ne de kemik. Koca, uzunca bir kuyruk gövdeden kopmuş, yel estikçe tüyleri salınıyor. Ancak onda can çoktan gitmiş.

Orman içinde çok sayıda mavi boyalı köpek kulübeleri, yan yana dizilmiş, ayrıca yol kıyılarında çok sayıda, düzgünce yerleştirilmiş, su yalakları ile yemek olukları. Belli ki köpek severler eski adı Ballıca Ormanı olan, güncel Köpek Ormanının sorumluluğunu gönüllü olarak yüklenmişler.

Alkışlar onlara.

Ballıca köyüne bir iş için gitmiştim. Koştum kasaba, biraz çıkıntı et, biraz kemik buldum. Attım araca, döndüm ormana. Baktım o kıçı üzerinde oturmuş köpek halen orada, İstanbul yönünden gelen araçlara bakıyor, köyden gelenlere değil. Belli ki onları besleyenler sürekli batıdan geliyor, İstanbul yönünden, doğudan, Köyden değil.

Arkası bana dönük, beni görmedi. Sol yanında durdum. Halen bana bakmıyor. Ormanın içine doğru girmeye çekindim. Çocukluğumda, Nazilli, Kurtuluş Mahallesinde oynadığım bir koca sokak köpeğinin beni göbeğimden ısırdığı günden beri köpeklerden tırsarım. Ne köpeğe, ne de kollarımda cırmık izleri halen geçmeyen kedilere yaklaşırım. Onlara dokunmadan uzaktan severim.

Orman içi ile yol kıyıları; gelen geçenin attığı pet şişeleri, kola kutuları, kırık bira, şarap şişeleri, sigara paketleri, izmaritler, poşetler, naylon şişeler, eski püskü giysiler, yırtık ayakkabılar ile dolu. Onlara köpek dışkıları ile sidikler karışınca artık soluk aldıkça odtegi-oksijen değil, keskin bir köpek boku kokusu alıyorsun. Hele bir de ayakkabına bulaşsın kırk yıl kokusu siner.

Getirdiğim artık et, ciğer ile kemikleri oradan bulduğum bir poşet üzerine serdim, sanki bir köyde sofra kurar gibi. Sonra, umutla İstanbul yönünden yemek bekleyen alacalı köpeği çağırdım.

- Gel kucu kuçu, gel!

Umursamazca, ırlanmadan, kulakları gözlerinin önüne düşük bana öylece baktı.

- Gel kucu kuçu, gel! Bak sana yemek getirdim. Haydi kalk gel!

Önce önüne, ayaklarına baktı, sonra kulaklarını güçsüzce kaldırıp yeniden bana baktı. Göz göze geldik. Gözlerindeki, solukluk, erksizlik, içimi sızlattı.

Sonra, hafifçe bana doğru dönüp, yolu geçmek üzere, başı öne eğik olarak yavaş yavaş yürümeye başlamışken, bir maganda, altındaki koskoca bir kapkara jip ile birden bire bitiverdi, yolun ortasına dek gelmiş köpeği kalçasından küt diye vurdu.

-Vıyık vıyık vıyık vıyık!

Diye acıyla önüme doğru savruldu.

Jip biraz ilerde durdu. İçinden, karayağız, sakallı, şalvarlı, 35 yaşlarında, içli köfte bedenli, koca göbekli bir adam, dudaklarının yanından sarkan cigarasıyla indi. Gitti, jibinin sağına soluna baktı.

-Kim koydu lan bu…mına koyduğumun köpeklerini buraya? Nerdeyse arabamı eğecekti!

-Eski edinicileri beslemekten usanınca buralara yılgıya bırakmışlar. Ne yapsın köpekçikler? Onların seçimi ya da suçu değil!

-Siz gibi köpekçiler de bunları besleyip, başımıza bela ediyorsunuz. Vermeyin ulan bunlara bi şey de geberip gitsinler.

-Ama bunlar da can. Bak zavallının kıçı mı, ayağı mı bertildi, kıvranıyor.

-Bırak orada da üzerinden ezip geçsinler, biz de kurtulalım, o da kurtulsun ağa!

Yaralı köpek, kuyruğunu apış arasına almış, vıngırdayarak, sürüne sürüne yanıma kadar ulaştı. Yemeğin yanına yattı. Araçtan koca pet su şişesi aldım. Ağzına doğru döktüm. Çeşmeden içer gibi içmeye başladı. Neredeyse bir buçuk litre suyu tüketti. Gittim kolonya şişenini aldım, kalçasında kanayan yere doğru lıkır lıkır döktüm.

Kızarmış, kahverenkli Gaziantep içli köftesi biçimli iri yarı, sakalı adam halen sinirliydi. Aracına binmiş elindeki cigarayı da camdan sarkıttığı kolundan bir çekti, sonra baca gibi dumanını üfürerek,

- Süpenallah ya rabbim! Mübarek Cuma günü abdestimi bozduracak bunlar yahu! Dayı dayı! Alt tarafı bir köpek be. Sanki hastane hemşiresine döndün. Vereyim mi bir beyaz önlük, eline de bir iğne? Köpeğin üzerine bir de yorgan ört bari be! Bak dayı! Sana söyledim. Beslemeyin bu köpekleri. Başımıza bela ediyorsunuz be.

- Bir söze baktım, söz mü diye, bir de adama baktım adam mı diye.

Sustum.

Benim susmama daha da sıkıldı. Geldi mestli ayağıyla, önce yatan köpeğe bir tekme vurdu. Köpek orman çukuruna savruldu gitti.

- Vıyak vıyak vıyakkkkk…hivv hivvv….viyak..

- Dur yapma ne yapıyorsun sen be adam?

- Tövbe tövbe, sen sabır ver güzel Allahım! Beslemeyin dedim ulan, beslemeyin!

Sonra gitti, köpeğin poşet üzerindeki yemeğine bir tekme atıp, kemikleri tekmeleyerek çevreye savurdu, etleri de ayakları altında ezdi, toprakladı.

- Beslemeyin dedim ulan, beslemeyin! ..ahbe doğurdukları, beslemeyin! Adamın kafasını attırmayın! Haydi tozol buradan dayı, toz ol. ..iktirme şimdi senin merhametine! Namaz vakti elimden bir kaza çıkçak şimdi!

- (…)

Çok şükür ki, o sırada köydeki caminin müezzini imdadımıza yetişti.

-Allahü ekber, Allahü ekber…….

Ezanı duyunca kapkara jibine bindi. Kökledi, arkasında kesif bir duman ile toz bırakarak uzaklaşıp gitti.

Çevreye savrulmuş kemikler ile toza bulanmış etleri toplayarak yalap şap da olsa elimdeki suyla yıkadım. Bu kez alıp çukur içinde yatan tekmelenmiş köpeğe götürüp önüne bıraktım.

Yattığı yerden yalnızca başına kaldırıp, öne düşük kulakları arasından bana üzgün üzgün bakarken ilk kez bir köpeğin ağladığını görüyordum.

İçim kıyıldı.

-Onlar mı hayvan? Yoksa biz mi?

Başladım ben de ağlamaya….

Köpek ağlar ben ağlarım…

O köpek, ben oldum başka bir köpek!

Olduk biz iki köpek!

O ağlar, ben ağlarım!

Ne oldu benim uygar ülkeme, ne oldu böyle?

Bu insan görünümlü hayvanlar, hangi tarlanın ürünü?

Köpek ağlar, ben ağlarım, hüngür hüngür!

Hüngür hüngür!

Biz olduk iki köpek!

-Köpek

17 Eylül 2017, Saraybosna

Etiketler: Sahipsiz hayvanlar, sokak köpekleri, köpek, Övgün Ahmet Ercan

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorumunuz site yönetimi tarafından kontrol edildikten sonra görünecektir.

Yorum Ekle